ayder etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ayder etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Ağustos 2010 Salı

Dost İlinde 3 Gün RİZE 27-31 Ağustos 10

Bu seferki seyahat Meltem'siz oldu.Ve dolayısıyla bu macerayı yazmakta bana düştü.Ayder'de bize olağanüstü konukseverliği ile eşlik eden sevgili dostum Cevdet başta olmak üzere, Tüm TAMZARA ailesine teşekkür ederim.


İstanbul'da Ağustos ayı.Gece kafam hep yastığın soğuk yerini arıyor.Buda yetmiyor, biraz olsun uyuyabilmek için odadan odaya,yataktan yatağa geziyorum.Yastığımda biriken ter göletinde tam boğulacakken saat çalıyor ve kalkıp işe gidiyorum.
Gün içersinde işlerle boğuşurken birden 30 Ağustosun Pazartesi gününe denk geldiğini fark ettim.Cuma günü de izin alabilirsem küçük bir kaçamak için yeterli süreye sahip olabilecektim.Öyle de yaptım.Yeğenimin eşi tolga'yı da kandırıp 27 ağustos için Trabzon'a uçak biletlerini hemen aldım.
27 Ağustos günü Havaş vasıtasıyla Sabiha Gökçen Havalimanı na ulaştık.Sabah kahvaltı yapamadığımız için bagajlarımızı verip bir şeyler atıştırmaya karar verdik.Ve simit sarayında bir yer bulup oturduk.Yıllardır pıtırak gibi çoğalan simit sarayları bir yenisini de havaalanına eklemişti.Ama bir farkla..Buradaki gerçekten saray olmalıydı ki 2 adet laneten peynirli sandwich, 1 çay ve 1 limonata ya 27 TL verdik.Normalde 8 – 10 TL. etmeyecek bir menüye böyle bir meblağ ödemek beni oldum olası çileden çıkarmıştır..Söylene söylene yedikten sonra uçağa doğru yöneldik.Ve benim için bir ilki daha yaşayıp tam vaktinde kalkan Pegasus uçağı ile Trabzon'a doğru yollandık.
Trabzon'a inince hemen kapıda bekleyen Havaş'ın otobüsüne bindik.Sanırım geçen sene hizmete başlamış burada Havaş.Çok da iyi olmuş.Direk Ardeşen'e doğru yola çıktık.Otobüste iken bizi arayan herkes Rize'deki sel felaketi ve ölümlerden bahsetti.Nitekim Rize Gündoğdu Mevkiinden geçerken felaketin boyutunu açık seçik görebildik.Kayan toprak,yıkılan evler,camlardan giren ağaçlar yaşananların korkunçluğunu gözler önüne seriyordu.Yolların da bu felaketten etkilenmesi sebebiyle Ardeşen'e biraz gecikmeli olarak vardık.

Ardeşen'de bizi TAMZARA'dan dostumuz Cevdet karşıladı.Ve Ayder'e doğru o yemyeşil keyifli yoldan temiz havayı ciğerlerimize doldurarak çıktık.Tolga bu kadar yeşili ve her yerde gürül gürül akan dereleri ilk defa gördüğünden benim ilk gelişimdeki gibi mest oldu.


Yöre insanının çılgın  fikirleri ve doğayla içiçe yaşamı bu senede objektifimize takıldı.
Ayder e çıkınca hemen otele yöneldik.Otel Cevdet lerin bu sene işletmesini aldıkları Natura Lodge adında şirin bir mekan.İçeri girince bir sürü tanıdık yüz ile karşılaşınca kendimi evimde hissettim.Cevdet'in yeğenleri,ablası ve eniştesi ile Tamzara'dan tanıdığımız diğer arkadaşlar ordaydı.


Yemekten sonra Ayder'in yukarısına doğru küçük bir yürüyüş yaptık.Bu sene Ramazan'dan dolayı Ayder hiç görmediğim kadar boştu.Yollarda ne insan ne araba vardı.Yol boyunca sıralanan Mısırcıları göremeyince biraz üzüldüm.İstanbul dan gelirken Tolga ya çok bahsetmiştim. Allahtan tepeye doğru varınca hala açık olan bir tane bulduk.Ama oda geçen yıllardaki tadından çok farklıydı.Sanırım ithal mısır furyası buralarda da kendini göstermiş.

Akşam yemeğinden sonra sabah Tar deresi boyunca yürüyüş yapmaya karar vererek odalarımıza çekildik.Aylardır sıcaklarla boğuştuktan sonra yaylanın serin gecesinde yorgana sarılarak uyumanın keyfini ise hiç anlatamam.

Sabah kahvaltıdan sonra araca atlayıp biraz aşağıya inerek derenin bir noktasından yürüyüşe başladık.
Başladığımız noktada ağaçlar ve çalılar arasında kaybolmuş eski kemerli bir köprüyü gösterdi bize Cevdet.Çalıları temizleyip biraz ortaya çıkardık.Başka yerlerde insanlar en ufak kültürel mirasını allayıp pullayıp satarken biz bize ait olanı böylece yok olmaya terk ediyoruz.Bunları düşünerek yürümeye devam ettim.

Hava tamamen açık ve çok sıcak.Bu seneki aşırı sıcaklar herhalde yaylaları bile vurmuş. Bu coğrafyayı hiç bu kadar sıcak görmemiştim.Dere boyunca uzunca bir süre yürüdükten sonra sudan karşıya geçmemiz gereken bir noktaya geldik.Arkadaşlar ziyadesiyle alışkın olduğundan taşlardan keklik gibi sekerek karşıya geçtiler.Bizde Tolga ile ayakkabılarımızı çıkararak ve fotograf makinemiz düşmesin diye dua ederek karşıya geçtik.
Kısa bir moladan sonra dereyi besleyen bir kolun doğrultusunda biraz daha yürüdük.Kafamızı kaldırdığımızda Bulut şelalesi tüm güzelliği ile karşımızda duruyordu.
Biraz fotograf çekip geri döndük.Az önce geçtiğimiz dereyi tekrar geçecek olmak biraz canımı sıksa da ilkinden daha başarılı bir geçiş yaptım.Ayakkabılarımızı giyerken bizim acemi Tolga şapkasının üzerine taktığı güneş gözlüğünü düşürmüş olduğunu fark etti.Aynı dereyi bir daha geçmektense onu yolu buraya düşecek birine hediye olarak bırakmaya karar verdik.Dere boyunca biraz daha ilerleyip yemek için geri döndük.

Ayder'in girişine yakın Mucit in Yeri diye anılan bir mekana oturduk.Buraya daha önce de gelmiştim.Tolga yaylalarda güzel et yemenin hayaliyle menü sordu.Yöresel Laz Mutfağı sloganıyla hareket eden tesiste muhlama,alabalık ve muhtemelen hazır alınan köfteden başka sloganlarını destekleyecek bir şey yoktu.1 köfte,salata,2 muhlama ve 3 yoğurta 55 TL verip tesisten ayrıldık.

Tesisten çıkarken Mucitin Yeri ismini destekleyen bir salıncağa takıldık kaldık.Salıncak o kadar yükseğe tırmanıyordu ki her salınmada insanın içi boşalacak gibi oluyordu.Hepimiz sallanıp tadını çıkardıktan sonra otele doğru yol aldık.


Mayolarımızı alıp Fındıklı'ya doğru yola koyulduk.Planımız derede yüzmek.Aracımızı gidebildiği son noktada parkedip ilerde görünen dere üstündeki asma köprüye kadar yürüdük.Yörenin gençleri 4-5 metre yüksekliğindeki bu köprüden dereye atlıyorlardı.verilen tüm gazlara rağmen benim cesaret edemeyeceğim bir şeydi.İlk olarak Fatih köprüye çıkarak atladı.Macerayı seven adam Cevdet durur mu?Fırladı köprüye.. Ama kıyısına geldiğinde cesaretini bastıran yusuf sesleri zannımca arttı.
Bir süre köprünün ucunda dikildikten sonra kendini aşağıya sarkıtarak mesafeyi azaltıp bıraktı kendini serin sulara.Ama ikinci atlayışı daha başarılıydı.

Daha yeni dövme yaptırdığı için suya girmesi yasak olan Tolga dayanamayarak attı kendini sulara.
Buraya kadar gelipte bu deneyimi yaşamamak olmazdı tabi.Dere keyfinden sonra yolumuz üzerindeki fındık bahçelerine göz attık.Ama ağaçlar yeni toplandığından tek bir fındık bile yoktu.Ağaç diplerinde otların arasında gözden kaçan fındıklar nefsimizi körlemeye yetti.
Akşam yemeğinden sonra Şener'in Bahçeden topladığı süt mısırları mideye indirerek güzel bir uyku çektik.
Ertesi gün Remziye Abla'nın reçelleri için Buradakilerin SELA dediği yaban mersini toplamaya gittik.Ben yine sıcaktan bunalmamak için şort giydiğimden bacaklarımda çalıların parçalamadığı yada ısırganların yakmadığı yer kalmadı.Yaban mersinini ilk defa görüyordum.Küçük yuvarlak kimi tatlı kimi ekşi ve şortumda inatçı lekeler bırakan bir meyve.

Ama toplaması sinir bozucu.Ebat ufak olduğundan 1 saatlik bir mesai kovanın sadece dibini doldurmaya yetti.Allahtan arkadaşlardan biraz destek alıp Remziye Abla ya rezil olmadan kovayı doldurabildim.Hırs yapan Remziye Abla'yı sela dan zorla koparıp yemek için Galer Düzü ne indik.

Yemek yiyeceğimiz yerde büyük kazanlarda kaynatılan Yaban Mersini reçellerini gören Remziye abla yine hırs yaptı ve oruçlu haliyle biraz daha toplamak için kendini tepelere vurdu.Uzun yemeğimiz ve çay keyfimiz boyunca sela topladı.Artık gitme vakti geldiğinden onu cebren indirme görevi bana kaldı.İyiki de bana kalmış.Sela topladıkları yere vardığımda tadı bal kıvamında bolca böğürtlen buldum.
Yalnız yöre fiyatlarından hiçbirşey anlamadım.Burada da yediğimiz 2 muhlama,1 köfte,1 saç kavurma turşu ve yoğurda 85 TL verdik.Açıkçası bana biraz pahalı geldi.Muhlamanın maliyeti ne olabilir ki diye düşündüm.
Akşam yemeğinden sonra Mardin den gelen Cevdet'in eşi Kızkardeş Ülkü ile kısa bir görüşmeden sonra son gecemizi geçirmek üzere odamıza çekildik.Gece serin ve bulutlu,gökyüzü ise pamuk şekeri gibiydi.

Sabah kahvaltıdan sonra Cevdet ve Remziye Abla ile vedalaşıp Trabzon'a doğru yola çıktık.Havaalanında Europcar dan araç kiraladık.Hedefim Tolga'ya Sümela'yı gezdirmekti. Ama öncesinde karnımız aç olduğundan Akçabat'a köfte yemek için deniz kenarındaki Nihat ustaya gittik.2 kişi yaklaşık 4 kişilik yemek yiyip 40 TL verince hatanın bizde değil Ayder'deki esnafta olduğuna karar verdik.
Daha önce 2 kere gitmeme rağmen Sümela yolunu bulmakta zorlandım.Trabzon trafik tabelaları yönlendirme konusunda zayıf.Sümela tabelasını göz seviyesinden oldukça aşağıya ve hiçbir yaklaşım tabelası olmadan koymuşlar.Biraz dolanarak da olsa en sonunda doğru yolu bulduk.Benim üçüncü gelişim olduğu için Ben Tolga'nın yaşadığı heyecanı yaşayamadım.

Gezerken gözüme flaşlı fotograf çekmenin yasak olduğunu buyuran bir tabela takıldı.Tabelanın etrafındaki manzarayı görünce duyarlı yetkililerin şimdiye kadar aklı nerdeydi acaba diye sorgulamadan edemedim.


Trabzon a vardığımızda Tolga'ya hep methettiğim Çardak pidecisi ne gittik.birer tane kavurmalı pide söyledik.Garson kavurmalı pide olmadığını ve sadece peynirli ve kıymalı yiyebileceğimizi söyledi.Kıymalıyıda sadece kapalı pide olarak yiyebileceğimizi söyledi.Açık istersek olmazmış.Anladığım kadarıyla ramazan sebebiyle pideleri hazırlamışlar ve ısıtarak servis ediyorlar.Seçeneksizlik hoşumuza gitmediği için hayal kırıklığıyla oradan ayrılıp malesef Trabzon da Mc Donalds yedik.

Ertesi sabah saat 6 daki uçağımıza yetişebilmek için 04:30'da kalkıp havaalanına gittik.Erken saatte gideceğimizi söylediğimiz halde Kiraladığımız aracı teslim edecek kimse yoktu ve defalarca aramamıza rağmen yetkili birine ulaşamadık.Tam havaalanında bir görevliye zabıt tutturup araç anahtarınıda alıp İstanbul'a dönmeye karar vermiştim ki,uykudan henüz uyandığı belli olan bir görevliye ulaşabildik.Uçak saatimiz gelmişti ve o bu saatte havaalanına yetişemeyeceğini,aracı ise güvenlik görevlilerinden yada açık olan rent a car'cılardan birine teslim edebileceğimizi söyledi.Bize de bu iş ciddiyetinden uzak teklifi değerlendirmekten başka çare kalmadı.

Uçağımız tıpkı gelişimizdeki gibi rötarsız kalktı ve bizi tekrar bu şehrin keşmekeşine kavuşturdu.İstanbul'un pis trafiğinde geçen 2 saatten sonra işimin başında masamdaydım.

Ve her yolculuk sonrası kendime sorduğum soruyu sordum.


Ne işim var benim bu şehirde?????

9 Temmuz 2007 Pazartesi

Doğu Karadeniz Kültür Turu 01-07 Temmuz 07


'Ahh para olsa da gitsek,ahh vakit olsa da gitsek,ahh bu sene de geçti seneye,ahh aslında hep deniz hep deniz birazda cennet yurdumuzu görmek lazım' laflarının canımı haddinden fazla sıktığı bu günlerde ani bir kararla Doğu Karadeniz Kültür Turu yapma kararı aldık.bu karar aynı zamanda bizim tatil anlayışımızı da tümden değiştirecek bir karar oldu.

madem bu kadar övülecek yurda sahibiz o zaman neden hakkını verip,karınca kararınca, gezip görmüyoruz.hep deniz hep kum.

bizi bu düşüceye iten sebeplerden biri de insanların bırakın artık denizi olmayan yerleri gidip görmelerini,gittikleri deniz tatillerinde 5 çaylarını,beleş dondurmalarını,açık büfe kahvaltılarından azıcık feragat edipte 'yahu bu otelin yanında da ne varmış' diye çıkmamaları oldu.bir de o tip tatil köylerine gitmeden evvel yada döndükten sonra 'ne gördün,ne görecen anlat' dendiğinde sanki oteli satın alacakmış gibi lobisini,odalarını,açık büfenin ne kadar zengin olduğundan bahsetmeleri çileden çıkarttı.ama onlar ne yapsın gördükleri tek şey bunlar sanırım.
o kadar sabırlıyım ki beni bu da çileden çıkartmadı da canım deniz yanıbaşında dururken taa oralara gidipte havuzdan çıkmayan zihniyet ve otelin bakımsızlığından dolayı deniz kenarının,denizin pis olmasından dolayı denize girmeyipde sanki bölgedeki tüm koyları gezmiş gibi 'falanca yörenin denizi işe yaramaz' yorumları dumurun ötesinde şuurumu kaybetmeme sebep oldu.

bu tip insanları protesto için bile bu yurt yalın ayak adım adım yürüyerek gezilir,yazılır.

Doğu Karadeniz Kültür'e TAMZARA TUR ile gitmeye karar verdik.tur rehbermiz,tur firması zaten yöreden.çok da severim kendilerini,gezilerini.

Trabzon'da başlayan gezimizin ilk duraklarını Ayasofya Kilisesi,Atatürk Köşkü,Akçaabat Köftesi molası ve Sümela Manastırı oldu.konumu itibariyle Sümela manastırı günün bombasıydı.yoksa içini çok ruhsuz buldum.dışarıdan,uzaktan bakıldığında sizi etkilediği gibi içi etkileyemiyor.bunun nedeni yıllar evvel gelenlerinde dediği gibi bitmek bilmez restorasyon çalışması mı yoksa restorasyon diyipte yaratılan suni,soğuk,içi boş çalışma mı karar veremedim.bozulan bozuldu,bozulduğuyla mı kalmalı,yoksa aslına uygun tekrar mı yapılmalı?gezerken restore edildiğini bilmek biraz yalancı emzik tadı bırakıyor hafızamda.Sümela Manastırının ihtişamı,öyküsü,iklimi etkiledi beni.konaklama Maçka Coşandere'deydi ve güzeldi.

ikinci günümüzü Zigana Geçiti,Vazelon ve adını unuttuğum bir kilise,Hamsi Köy sütlacı,Gümüşhane Karaca Mağarası,Gümüşhane evleri-konakları oluşturuyor.günün bombası ise kesinlikle Karaca Mağarası oldu.ilk defa böyle bir mağaraya girdim.sarkıt ve dikitlerin yoğunluğu büyüleyici.sanki dodurma kaplı bir parkta dolaşıyorsunuz.zaten sarkıt ve dikitlerin yoğunluğu bakımından dünya sıralamasına girmiş durumda.


üçüncü günde yavaş yavaş Trabzon'dan çıkıp Artvin'e doğru yol almaya başladık.Uzungöl,Memişağa Konağı,Fındıklı,Rize Kalesi,Rize Kent merkezi bu günkü göreceklerimiz.yavaş yavaş düşündüğüm Karadeniz iklimine varmaya başladık.hani insan karadeniz diyince ilk akla gelen şey 'Karadenizde dağlar kıyıya paralel' lafıyla alakalı görebileceklermiz yani doğası.işte bunu görmeye başlıyorsunuz.beyniniz kafatasınızda fırıl fırıl dönüyor yeşilden,sudan,kuş seslerinden.günün güzelliği memiş ağa (kastel) konağı ve hikayesi oldu.fındıklı deresi gezisi de görmek istediğim türden bir tat bıraktı aklımda.akşam kaldığımız otelin kötülüğünü bile unutturdu bu coğrafya.otel o kadar kötüydü ki Tamzara Tur'un keşke başka bir alternatifi olsaydı.

yeri gelmişken değinmek isterim ki bu tarz turlarda yöreyi yaşamak isteriz.yani oralara gidipte kahvaltıda yörenin tereyağını değilde şu otobüs molalarında verilen üstü jelatinli reçel,tereyağı yemek istemem.nefis peynirler dururken bakkaldan alınan neye benzediği belli olmayan peyniri yemek istemem.kimse istemez.hele hele Karadeniz'e gelipte akşam geçtim mevsimi değil hamsi yemeyi,bir muhlama,bir kara lahana dolması,bir laz böreği yemeyipte tavuk,pilav yediren zihniyetide kınıyorum.bilmeyenler için söylüyorum ki insanlar buraya okul gezisiyle,emekliler dayanışma derneğiyle cüzzi paralara gelmiyor.hatrı sayılır,ödenmesi bir çok insan için zor olan paralarla geliyor.yani yöresel tatları kat kat hakeden paralar veriyorlar.karşılaştıkları tatlara bakın sıradan hatta üçüncü sınıf otel menüsü.bu çoğu firmada da böyle.yola çıkmadan tutup da neler yiyeceğiz diye sormak ne kadar kaba ve abes ise karşımıza kutu reçel ve beyaz peynirle aldatmacasını çıkartmak da o kadar abes.bu mu şimdi Karadeniz Kültürü demezler mi?biz Türkiye'de Akdeniz'e tatil köyüne gidipte 'ay şekerim bir İtalyan restoranı vardı,bir İspanya mutfağı yedik' diyenlerle dalga geçerken bize muhlama nasıldı diyenlere boynumuz bükük bakakaldık.gezimizin bir gecesi ve tüm kahvaltıları böyleydi.işin aksi yanı her tur firmasında olan bir sorun bu.sanırım bölge otel anlayışının bir ürününe takıldık.bunu da ince bir sitem olarak yazmadan geçemedim.

dördüncü gün Sarp sınır kapısı,Borçka Karagöl,Camili Maçahel'e yolculumuz var.bu turda olan bir güzellikde bir çok yabani şey yememiz.çam sakızından sakız yedim,böğürtlen yedim,temmuz ayında yabani çilek yedim.bunları tatmak bulmak hemem her zaman nasip olmaz.Günün güzelliği Borçka Karagöl ve Maçahel'di.Karagöl kartpostal gibiydi.Gürcistan sınırında Gürcü köyü olan Maçahel ise bakirliği ile şaşırttı bizi.yılın belirli aylarında ulaşımın olmadığı,temmuz ayında bile ulaşmakta çok zorluk çektiğimiz,arıcılık ilk geçim kaynağı olan bir yer.hadi bir ip ucu vereyim bir gün kaybolursam ortadan,şöyle 15 gün falan haber alamazsanız benden ilk bakacağınız yer.Maçahel'den çok bahsetmek istemiyorum çünkü tüm bencilliğimle söylüyorum ki bakirliğiyle kalsın orası,kimseler bilmesin,gitmesin.parayı bastırıpda istediğini yapabileceklerini sanan ve aslında yapan zihniyet yok olmadığı sürece maçahel uzaklarda,narin,mis gibi kokusuyla bize el sallasın.Maçahel gürcü dilinde 'avuç içi' demekmiş.

Maçahel turun en güzeliydi.

beşinci gün Ayder'e ulaşmakla ve pansiyona yerleşmekle geçti diyebiliriz.Ayder'e Maçahel'den önce gitseydik Ayder çok etkilerdi beni biliyorum.ama Maçahel'in bakirliğini gördükten sonra Ayder turistik,sosyete işi geliyor insana.

El değmemiş yerlere gidemeyen,yürüyemeyen insanlar için nefsini körleyebileceği bir yer Ayder yaylası.daha önce gelenler arttık eskisi gibi çekici ve güzel olmadığını,her türden,her telden esnafın,lokantanın olduğunu anlattılar.ne kadar araba o kadar kirlilik.

Ayder'de güzel olan yağmurun başlaması ve Fırtına Dere'sinin sesi.al kitabını geç odana,balkona uzaklara bak.

Ayder bölgenin en çok pansiyonu olan yerlerinden biri.maalesef pansiyonculuk adına öğrenecekleri çok şey var daha.bizim gibi asgari şeylerle memnun olan insanları bile huzursuz edecek uyanık pansiyoncular olduğu sürece Ayder kaybetmeye mahkum.

gözünü gelen insanın cebine dikmiş,hiç bir karşılık vermeden onu almaya kilitlenmiş esnaflarla baş etmeyi öğrendik artık.zaten cebimizdeki para senin,onu buralarda harcamaya gelmişiz.ama sen bu kadar uyanık geçinirsen bu iş nasıl olur be güzel kardeşim.

altıncı gün dağ yürüyüşü yaptık.grup ve özellikle ben zorlansamda anladım ki spor ayakkabısıyla olacak şey değil bu olay.biraz uzman işi ekipmanlar gerekiyor.yoksa hem kendime hem gruba zararım olacaktı.dağlarını çok sevdim.

ve ayrılık vakti geldiğinde,bu yıl öss'ye girecek ergenin yazlıktan ayrılırken ki hüznü içindeydik.döndüğümde her şey yapay gelmeye başladı.adaptasyon sorununu güç bela yendik.

ben bu Karadeniz'e gelirim artık.sularını içerim,dağında yaylasında yürürüm.

Öne Çıkan Yayın

Ata Topraklarında Kiraz Toplamak 4-5 Temmuz 09

Fotoğraflar   Köyümün lokomotif ürünü kirazdır.her yıl haziranın son haftası yada temmuzun ilk haftalarında başlayan kiraz toplama faaliyet...

sayaç

İzleyiciler

Etiketler

Reklam